Röportajlar

about us

DR. ŞEREF OĞUZ - GAZETECİ, YAZAR

Doğruyu, Tüm Yanlışları Denedikten Sonra Bulacağız!

Türkiye, ekonomik sorunların gölgesinde zorlu bir dönemden geçiyor. Uygulanan politikaların temenniden öte, köklü reformlarla ve kararlı bir duruşla desteklenmesi gerektiğini dile getiren Ekonomim Gazetesi yazarı, Nasıl Bir Ekonomi Gazetesi Yayın Kurulu Başkanı Dr. Şeref Oğuz, dikkat çeken görüşlerini dergimizle paylaştı. Popülist yaklaşımların durumu daha da zora sokacağını ifade eden Oğuz, “Emeklinin, asgari ücretlinin, engellilerin kısacası toplumun yüzde 80’inin kısa vadede rahat etme imkânı yok” değerlendirmesinde bulundu.

Son dönemde gündemde olan sıkı para politikası ve enflasyonla mücadeleye yönelik çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Politikanın reelde sonuç vermesi mümkün müdür?

Hükümetin enflasyonla mücadele için kâğıt üzerinde bir planı var. Bu plan, enflasyonun bu yıl sonunda yüzde 38’e, 2026 yılında ise yüzde 14’e indirilmesini öngören bir hedef içeriyor. Ancak bu hedefe ulaşmak için atılacak adımların net bir şekilde tanımlanmadığını görüyoruz. Eğer bir hedef koyup arkasına bir eylem koymazsanız, buna hedef değil temenni diyoruz. Daha doğrusu, hükümetin enflasyon sorununu çözmek için bir temennisi var.

Tunalar

Burada ifade etmek istediğim nokta şu: Sıkı para politikası ile çözüme ulaşacaklarını söylüyorlar ki bu yetmez. Enflasyonla mücadele sadece Merkez Bankası’nın kabiliyetleriyle mümkün değildir. Bunun mutlaka reformlarla, bütçe ve reel ekonomiyi destekleyecek adımlarla desteklenmesi gerekir. Mevcut durumu değerlendirdiğimizde, uygulanan politikaya “sıkı para politikası” diyemeyiz ancak “kurusıkı para politikası” diyebiliriz. Yaklaşık 9 aydır durum bu şekilde. Bütçede para bitti. Enflasyonu tetikleyen parasal genişleme uluslararası piyasalarda bile dikkat çeker bir hale geldi. Enflasyon rakamı, OECD ülkelerinin toplamını da geçti.

Karar alıcılar, enflasyon ve ekonomik parametrelerin düzeltilmesine ilişkin kararlılıklarını sıkça dile getiriyorlar. Burada eksik olan şey nedir? Belirttikleriniz bu çevrelerde yeterince değerlendirilmiyor mu?

Merkez Bankası Kuruluş Yasası’nın 4. Maddesi, “Merkez Bankası’nın temel işlevi fiyat istikrarını sağlamaktır” şeklindedir. Yani enflasyonu kontrol altında tutmaktır. Dikkatinizi çekerim; düşürmek değil, kontrol altında tutmaktır. Bu hiperenflasyon dediğimiz dönemde, hükümetin sorunu çözmek yerine onun bedelini ödemeye razı olmadığından dolayı sanki enflasyonu kullanarak kendi yükümlülüklerinden kurtulma yoluna gittiğini düşünüyorum.

Enflasyonun bu şekilde kullanılması ne anlama geliyor?

Enflasyon aynı zamanda iyi bir borç ödeme aracıdır. Birinden 1 milyon lira alırsınız, bir yıl sonra yine 1 milyon lira olarak geri ödersiniz. Eğer enflasyon yüzde 70 ise gerçekte 300 bin lira ödemiş olursunuz. Enflasyon özellikle kamunun kendi borçlarını ödemesinde böyle bir araç olarak kullanılabilir.

“Hem Gaza Basıp, Hem Frene Basarak Sonuç Elde Edemezsiniz”

Enflasyonu çözmek bir gayret gerektirir. Bir şeyleri feda etmeniz gerekir. Araba metaforunu kullanırsak, bunun için frene basmanız, hız kesmeniz gerekir. Büyüme ise gaza basmak demektir. Hükümet bir yandan birtakım siyasi hedefler nedeniyle büyüme düşmesin diyor, bir yandan da frene basmaya çalışıyor.

Burada bir parantez açmak gerekir. Bugün yaşadığımız sorunların büyük kısmı seçim ekonomisi süreçlerindeki popülist yaklaşımların sonucudur. Şimdi önümüzdeki dönemde 4 yıl seçim yok deniyor ama işaretler pek onu göstermiyor. Çünkü özellikle anayasa konusunda bir referandum hazırlığı olduğu noktasında dikkat çeken işaretler mevcut. Bu da şu ana kadar atılan adımlarla elde edilen sınırlı kazanımların da uçup gitmesi anlamına gelecek. Asıl soru şu; hükümet gerçek anlamda enflasyonu düşürmek istiyor mu?

“Kovduğumuz Makinisti Göreve Çağırdık”

Kişisel görüşüm, bazı tedbirlerin özellikle hükümete yakın kesimlerden de desteklenmediği aksine engellenmeye çalışıldığı yönünde. Bir yandan gaza bas, bir yandan ayağını frenden çekme demek ekonominin temel dinamiklerini anlamamak ya da görmezden gelmektir. “Ben ekonomistim” diyerek ekonomist olmazsınız. Ülkemizde çok iyi ekonomistler var. Bunları yok sayıp bazı unvanları sahiplenmek, “Epistomolojik kopuş” gibi uydurma kavramlarla gerçekliği olmayan şeye kendini de inandırmak düz yoldan çıkıp ters yola girmektir. Dostoyevski, “Yanlış trene bindiğini fark ettiğinde ilk fırsatta in, çünkü geri dönüşün maliyeti çok yüksektir” der. Biz aylar sonra uyandık ve daha önce hakaret ederek kovduğumuz makinisti göreve çağırdık. “Gel bizi kurtar” dedik. 22 ay yanlış yöne giden trenin çok kısa sürede eski yerine gelemeyeceği gibi şimdi “Heterodoks öykünmeler” de başladı.

Eskiden bu tür konularda ihtiyatlı bir iyimserlikle kendimi ifade ederdim. Son yıllarda göreve getirilen bazı isimlerden sonra ihtiyatlı iyimserlik yerini ihtiyatlı karamsarlığa bıraktı. Fakat şimdi pozitif gerçekçilik üzerinden hareket ediyorum, yani sadece verileri baz alıyorum.

Bu süreçten en çok etkilenen kesimlerin başında dar gelirliler geliyor. Asgari ücrette de şimdilik bir artış olmayacağı açıklandı. Toplum kesimleri için yakın vadede olmasa da orta vadede bir rahatlama söz konusu mu?

Halkın, muhalefetin alternatif getirememiş olması nedeniyle ve bunun yarattığı güvensizlik içerisinde, mevcut yapı daha büyük felaketler noktasına ulaşıncaya kadar müsaade edeceğini görüyoruz. ‘Denenmemiş yanlış kalmadıktan sonra doğru yolu bulacağız’ gibi bir yöntem seçtik biz.

Tunalar

Krizler kronikleşmediği sürece bir regülasyon unsurudur. Hayatımız krizleri yöneterek, yetkinleşerek olgunlaşır. Bela Arapça bir kelimedir ve aynı zamanda ders anlamı taşır. Eğer öğrenirsen ders alırsın, eğer öğrenemezsen ceza olur. Bu, belaya nasıl yaklaştığınızla alakalı bir durumdur. Ancak öncelikle dar gelirli için söyleyeyim, Allah yardımcıları olsun. Onlar başlarını su üstünde tutmaya ve son derece kıt kaynaklarla geçinmeye çalışıyorlar. Hayatta kalmak dışında bütün bütçe harcamalarını kısıtlamak zorundalar. Normalde bir savaş durumundaki ekonominin koşulları içerisinde var olma mücadelesi veriliyor. Kim bunlar? Bunlar toplumun yüzde 80’i. Enflasyon ahlak bozucu etkisinin yanında gelir dağılımını öyle etkiliyor ki, şu an nüfusun yüzde 1’i, milli gelirin yüzde 40’ına sahip. TÜİK’e bakarsanız nüfusun yüzde 20’si, gelirin yarısına sahip. Tabii TÜİK’i çok ciddiye alamıyorum hatta “Türkiye’yi Üzmeyen İstatistik Kurumu” diyorum onlara. Emeklinin, asgari ücretlinin ve nüfusun yüzde 8’ini oluşturan engellilerin mevcut koşullarda rahat etme imkânı yok.

Mevcut görünüm içerisinde işletmeler nasıl pozisyon almalı ve hangi tedbirleri öncelemeliler?

İş dünyasında insanlar ne yapıyor sorusunun yanıtını iki türlü değerlendirmek lazım. Birinci grubu Hükümet ile birlikte var olan, oradan gelen kaynaklarla, desteklerle geçinen ve üretime dönüştürmeyen şirketler oluşturuyor. Onlar şu an yeni kaynak bekliyorlar ve gerçekten zordalar. İkinci gruptaki şirketler verimliliği, kaynak kullanımı optimizasyonunu, işçisine sahip çıkmayı tercih ediyor. Anadolu’da düzenlediğimiz konferanslarda bu şirketlerin çalışan kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ettiklerini görüyorum ve benim önerim de bu. Bir diğer önerim de müşteri kaybetmektense para kaybetmek olmalı. Üçüncüsü ise küçülmeyi doğru yönetebilmeye odaklanmalarıdır. Küçülme yönetilmesi gereken bir şeydir. Yoksa küçülürken piyasa sizi yok edebilir de…

“Rekabet Yerine “Rekaberlik” Yaklaşımı Öne Çıkarılmalı”

İşletmelerde bir matematik var. Binlerce insan çalıştırıyorlar. Böyle zamanlarda şirketlerin en büyük risklerinden biri nakit akışını yönetememektir. Yani bünyen çok sağlamdır ama kan kaybından gidersin ya, işte nakit akışı da vücudun kan dolaşımı gibidir. Bu açıdan göz önünde bulundurulması gereken başka bir unsur da piyasa içinde ittifak kurmak olmalıdır. Rekabet yerine “rekaberlik” yaklaşımı öne çıkarılmalı. Birlikte çalışacak enstrümanlar yaratmak, ortaklık kültürü içinde yükü dağıtmak zor dönemleri atlatmanın akılcı yöntemleri arasında yer alır. Kriz ortamlarında bu refleksleri gösteren şirketler sonrasında giderek serpilirler. Bir benzerini 2008 yılındaki kriz ortamında yaşadık. O dönem kaynaklarını doğru yöneten, işçilerini eve göndermek yerine maaşlarda uzlaşan, hisse paylaşımı yapan şirketler, krizden iki yıl sonra büyük bir gelişim gösterdiler. İşçilerini eve gönderenlerin neredeyse tamamı silinip, gittiler. Aynısı içinde bulunduğumuz dönem için de geçerli.

İşletmelerin bu karamsar dönemin aşılmasındaki rolü nedir?

Karamsarlık değil de pozitif gerçekçilik penceresinden genel bir özet yapmak gerekirse; birincisi bugün zor, hep birlikte yaşıyoruz. İki, yarın daha da zor olacak, gidilen yol yol değil. Üç, ertesi gün muhteşem olacak. Onun nedenini anlatacağım fakat bazıları yarın akşam ölecek. Yarın akşam ölmemek için nakit akışını, verimliliği sağlamak, çalışanını korumak, müşteriyi kaybetmemek ve ortaklık, iş birliği fırsatlarını iyi değerlendirmek gerekiyor. Neden ertesi gün muhteşem olacak? Ekonomim Gazetesi olarak Türkiye’nin her tarafını dolaşıyoruz. Bir günde üç ile gittiğimiz oluyor. Gördüğüm şu, ülkemizde inanılmaz bir üretim kası gelişmiş durumda. Birçok işletmemiz artık niceliğe değil, niteliğe odaklanıyor. Organize sanayi bölgelerimizde müthiş üretimler yapılıyor. Ve bu insanlar inovatif davranıyorlar, katma değeri yüksek işler yapıyorlar, ciro yerine kilogram fiyatı üzerinden rekabeti geliştiriyorlar. İhracatı keşfetmişler, dış pazarlarda hâkim olmaya çalışıyorlar. Mesela güncel bir örnek vereyim, Adana’da üretim yapan bir firma Avrupa’daki tüm trafo pazarında üstünlük kurmuş durumda. Dünyada trafo üretiminde üçüncü büyük üreticisi konumuna gelmiş ve kimsenin bundan haberi yok. Bizim de haberimiz yok. Türkiye’nin gerçek kaslarını görmek için Anadolu’ya gitmek gerekiyor. Çin’den İtalya’ya kadar olan bölgede insan kaynakları belirli bir seviyenin üzerinde olan tek ülkeyiz. Bizim sorunumuz kötü yönetilmek. Yani yaratandan dolayı değil de, yönetenden dolayı sıkıntılarımız var. Cennet coğrafyamızda inanılmaz güzel işler başarılıyor. O açıdan az önce söylediğimi bir kez daha tekrar etmek istiyorum; bugün zor, yarın daha da zor olacak ama ertesi gün çok güzel olacak. Akılcı hareket edilse, üstümüzdeki prangalardan kurtulabilsek Türkiye ekonomisinin önünde kimse duramaz. Buna gönülden inanıyorum.

En son haberlerimizi almak için kaydolun

“İnternet sitemizden en verimli şekilde faydalanabilmeniz ve kullanıcı deneyimini geliştirebilmek için internet sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Tarayıcınızdan çerez ayarlarını değiştirmediğiniz sürece, “katılıyorum”’a tıklamanız gerekmekte veya internet sitemizi kullanmaya devam etmeniz halinde çerez kullanımını kabul etmiş olmaktasınız. Çerezler hakkında detaylı bilgi almak için İnternet Sitesi Çerez Politikası’nı incelemenizi rica ederiz.” Daha Fazla Bilgi

Tamam