Röportajlar

about us

FİKRET ADAMAN - BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ EKONOMİ PROFESÖRÜ

Gelir Eşitsizliği Derinleşiyor

Ülkemizdeki gelir dağılımındaki bozulmaya dikkat çeken Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi Fikret Adaman, “Alt gelir grubundaki yüzde 40’lık kesim giderek yoksullaşıyor. Gelirleri azalan bu insanlar daha hangi harcamlardan kısma yapacak? Çocuklarının geleceği ne olacak? Bu ekonomik sistem, toplumu nasıl etkiliyor? İnsanların yaşam kalitesi ne durumda? Bu soruları sorup cesurca yanıt aramamız şart” diyor.

Gerek bireysel gerek toplumsal düzeyde nasıl bir kalkınma yol haritası izlememiz gerekiyor? Ulaşmayı hedeflediğimiz nokta ne olmalı?

Ekonomi, bu hedeflere ulaşmada yöntem ve araçlar sunar; ancak “nereye varılması gerektiği” esasen siyasi bir tartışmadır. Tarihi sürece baktığımızda, kalkınma uzun süre kişi başına düşen gelirle ölçülmüştür. Bu yaklaşımı sistemleştiren, ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’tir. Keynes öncesinde, kalkınmayı ölçmek için standart bir yöntem yoktu. 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarına baktığımızda, ülkelerin övündüğü başarı ölçütleri üretim ve altyapıya dayalıydı; demiryolu inşa edilmesi, çimento ve elektrik üretimi, barajlar yapılması ya da okullaşma oranlarının artışı gibi somut göstergeler gibi.

Keynes, bu ölçüm biçimini daha metodolojik bir çerçeveye oturtmuş ve günümüzde sıkça kullandığımız gayri safi milli hasıla (GSMH) hesaplamalarının temelini atmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kişi başına gelir, ekonomik gelişmişlik düzeyini anlamak için önemli bir ölçüt haline gelmişti. Bu hesaplama, geliri nüfusa bölerek normalize etmek ve enflasyon faktöründen arındırmak suretiyle yapılır. Bir ülkenin yıllık gelir artışına bakıldığında, misal “yüzde 5 büyüdük” ifadesi, bu ölçümün sonucudur. 1980’lere kadar bu yaklaşım genel kabul görmüştür, her ne kadar “bu yöntem her şeyi ölçmüyor” diyenler olsa da.

“KALKINMA, YALNIZCA KİŞİ BAŞI GELİRLE ÖLÇÜLEMEZ”

Ancak 1980’lerden itibaren bu anlayış sorgulanmaya başlanmıştır. Hint asıllı İngiliz kalkınma iktisatçısı Amartya Sen ve arkadaşları, yalnızca parasal göstergelere odaklanmanın yetersiz olduğunu savunmuşlardır. Onlara göre kalkınma, yalnızca kişi başı gelirle ölçülemez; eğitim ve sağlık gibi sosyal boyutlar da mutlaka dikkate alınmalıdır. Bu boyutlara ilaveler yapılmaya başlandı; çevre meseleleri gündeme geldi, toplumsal cinsiyet eşitliği konusu dikkate alındı; akabinde, demokrasi, fikir özgürlüğü gibi kavramlar da kalkınma çerçevesine dahil edildi. Günümüze hızlıca bir geçiş yapacak olursak, şu an Birleşmiş Milletler’in belirlediği 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi bulunuyor. Bu hedefleri eksik bulabilir, daha fazla parametreyle zenginleştirmek isteyebiliriz. Ancak, en azından bu 17 başlıkla bir ortak zeminde buluşmak önemli bir başlangıç noktasıdır.

Biraz açalım son noktayı. Kişi başına geliri artırabilirsiniz; ancak eğer toplumsal cinsiyet eşitliği ve demokrasi konularında başarısızsanız ya da kara ve su ekosistemlerinin korunması gibi çevresel önlemleri yeterince alamıyorsanız, kişi başına gelir tek başına anlamını yitiriyor. İklim kriziyle mücadelede yetersiz adımlar atıyorsanız, ekonomik büyüme rakamlarının pek de bir önemi kalmıyor.

Tunalar

Bu noktadan hareketle, Türkiye’nin mevcut durumunu değerlendirelim. Türkiye’nin karnesi ne yazık ki birçok alanda oldukça zayıf. Özellikle demokrasi ve insan hakları konusunda ciddi eksiklikler bulunuyor. Ekolojik alanlardaki çabalar da genel olarak yetersiz kalıyor. Öte yandan, eğitimde okullaşma oranlarının arttığını görüyoruz, ancak eğitimin kalitesi konusunda düşüş yaşandığına dair güçlü göstergeler var. Ayrıca gelir dağılımı da önemli bir sorun. Türkiye’de son dört yılda gelir dağılımında ciddi bir bozulma gözlemleniyor ve bu durum istatistiklere de yansımış durumda. Üstelik bu yalnızca Türkiye’nin değil, dünya genelindeki birçok ülkenin karşı karşıya olduğu bir problem. Hem ülkeler içinde hem de ülkeler arasında gelir eşitsizliği giderek artıyor.

Sonuç olarak, tartışmayı bu geniş çerçeve üzerinden kurgulamak gerektiğini düşünüyorum. Kalkınma, yalnızca ekonomik büyüme göstergeleriyle değil, demokrasi, insan hakları, çevre ve toplumsal eşitlik gibi pek çok farklı parametreyle birlikte ele alınmalıdır.

Gelir eşitsizliği hakkındaki düşüncelerinizi de alabilir miyiz?

Birleşmiş Milletler’in 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi’ne geri dönelim. Bu hedeflerin her biri kavramsal başlıklar içeriyor: sürdürülebilirlik, toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitim, sağlık gibi. Ancak, bu kavramları ölçmek için her başlığın altında detaylı göstergeler ve endeksler yer alıyor. Gelir dağılımını ele alalım. Gini katsayısı, ünlü İtalyan istatistikçi Profesör Corrado Gini tarafından geliştirilmiş bir yöntemdir. Bu, gelir eşitsizliğini ölçmek için en yaygın kullanılan yöntemlerden biridir. Gini katsayısı, sıfır ile bir arasında bir endekstir. Eğer Gini sıfır olursa, toplumdaki gelir tamamen eşit dağılmış demektir. Bir olduğu durumda ise tüm gelirin yalnızca bir kişide toplandığı, geri kalan herkesin ise hiçbir şey almadığı anlamına gelir.

Gini katsayısının yanı sıra, eşitsizliği ölçmek için başka yöntemler de kullanılabilir. Örneğin, en zengin yüzde 10’luk kesimin geliri ile en düşük yüzde 10’luk kesimin geliri arasındaki oran dikkate alınabilir. Bu ve benzeri yöntemler, gelir eşitsizliğini daha kapsamlı bir şekilde analiz etmek için önemli araçlardır.

Türkiye özelinde baktığımızda, Gini katsayısı ve diğer eşitsizlik ölçümlerine göre gelir dağılımında belirgin bir bozulma yaşandığını görüyoruz.

Gelir düzeylerinin düşmesi ve günümüz koşullarında gelirin enflasyon karşısında yetersiz kalması, toplum üzerinde çeşitli olumsuz etkiler yaratıyor. Bunların başında öfke, mutsuzluk ve umutsuzluk geliyor. Ayrıca, bu durumun gençleri ülkede tutma konusunda büyük bir engel oluşturduğunu görüyoruz. Özellikle entelektüel sermaye, yani bilgi üreten insan kaynağı, giderek yurt dışına göç ediyor. Bu, bir ülkenin kalkınması için en kritik kaynağın kaybedilmesi anlamına geliyor.

Ekonomik büyüme, gelir eşitsizliğini azaltma ve çevresel sürdürülebilirlik hedefleri arasında bir denge kurmak için nasıl bir strateji geliştirilmelidir?

Birleşmiş Milletler’in belirlediği 17 sürdürülebilir kalkınma hedefi, günümüz dünyasında kalkınma politikalarının çok önemli bir referans çerçevesi. Bu hedefler arasında toplumsal cinsiyet eşitliği, sağlık ve eğitim gibi başlıklar öne çıkıyor. Örneğin, bir ülke ekonomik açıdan ne kadar zengin olursa olsun, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda başarısızsa bu kalkınmayı tam anlamıyla sağlamış sayamayız. Aynı şekilde, eğitim veya sağlık gibi temel alanlarda yetersiz bir performans sergileyen bir ülkenin ekonomik başarısı ne ölçüde anlamlı olabilir?

Örnek verecek olursak: Çevreyle ilgili bir konuda, elektriği hangi kaynaktan üretiyorsunuz? Kömürden mi, yenilenebilir kaynaklardan mı? Bu, büyük ölçüde merkezi hükümetin vereceği stratejik bir karardır. Ancak, yerel yönetimler de bu konuda önemli adımlar atabilir. Örneğin, bir belediye güneş enerjisini teşvik edebilir ya da toplu taşıma projeleriyle karbon salımını azaltabilir. Özel sektör de katkıda bulunabilir; örneğin, fabrikasının çatısına güneş panelleri kurarak enerji ihtiyacının bir kısmını karşılayabilir.

Tunalar

Biz bireyler olarak da üzerimize düşeni yapabiliriz. Evimizde enerjiyi daha dikkatli kullanabilir, plastik kullanımını azaltabiliriz. İlk bakışta bireysel bir davranışın etkisi önemsiz görünebilir. Ancak 8 milyar insan benzer bir farkındalıkla hareket ederse, bu toplu bir dönüşüm yaratabilir. Herkesin kendi sorumluluğunu yerine getirmesi, büyük resimde anlamlı bir değişim yaratır.

2025 yılına dair birçok karamsar senaryo konuşuluyor. “Fragmanı gördük, asıl film önümüzdeki yıl başlayacak” diyenler var. Bu durum hakkında sizin bakış açınız nedir?

Bir ülkede demokratik yapı ciddi şekilde zarar görmüşse, ekonomik meseleleri tartışmanın temeli zaten eksik kalır. Mesela, TÜİK’in açıkladığı enflasyon rakamlarıyla halkın hissettiği enflasyon arasında ciddi bir fark olduğunu gözlemliyoruz. Eğer ifade özgürlüğü ve demokratik haklar baskı altındaysa, ekonomik tartışmaların derinleştirilmesi ve anlamlı hale gelmesi mümkün olmuyor.

Sorunlara odaklanacak olursak; resmi verilere göre enflasyon yüzde 50’lerde açıklanırken, Türk lirası ile döviz kurları arasındaki parite büyük ölçüde sabit kalıyor. Bu durum, basit bir ekonomik soruyla sorgulanabilir: “Bu parite bir yerde kırılmaz mı?” Benzer şekilde, gelir dağılımında yaşanan bozulmayı ele alalım. Alt gelir grubundaki %40’lık kesim giderek yoksullaşıyor. Peki, bu insanlar ne yiyor, ne içiyor? Gelirleri azalan bu kesim, tasarrufu hangi alanlardan yapıyor? Eğitimden mi, sağlıktan mı fedakârlık ediyorlar? Bu soruların yanıtları geleceğimiz açısından kritik.

Dolayısıyla, kısa vadeli yol haritasına bakarken bir ön koşuldan söz etmek gerekiyor: kurumsal yapıların, ifade özgürlüğünün ve hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi.

Sonuç olarak, kalkınmayı yalnızca fiziksel altyapıyla değil, insan odaklı bir yaklaşımla tanımlamalıyız. Nasıl bir kalkınma istediğimize karar vermek, hem bireyler hem de toplum olarak hepimizin sorumluluğudur. Eğitim, sağlık, insan hakları, demokrasi ve sürdürülebilirlik gibi alanları merkezine alan bir kalkınma vizyonuyla hareket etmeliyiz. Türkiye’nin geleceği, bu değerlerin ışığında inşa edilecektir.

En son haberlerimizi almak için kaydolun

“İnternet sitemizden en verimli şekilde faydalanabilmeniz ve kullanıcı deneyimini geliştirebilmek için internet sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Tarayıcınızdan çerez ayarlarını değiştirmediğiniz sürece, “katılıyorum”’a tıklamanız gerekmekte veya internet sitemizi kullanmaya devam etmeniz halinde çerez kullanımını kabul etmiş olmaktasınız. Çerezler hakkında detaylı bilgi almak için İnternet Sitesi Çerez Politikası’nı incelemenizi rica ederiz.” Daha Fazla Bilgi

Tamam