EVRİM KURAN - EVRİM KURAN DANIŞMANLIK KURUCUSU, YAZAR
Seni Kendime Ait Yargılarla Değil, Sana Ait Gerçeklerle Görüyorum
Bireyin öznel adalarından, toplumun ortak değerlerine; geçmişin yankılarından, geleceğin çağrılarına… Evrim Kuran, insanı anlamaya dair yeni bir dil, kuşakları keşfetmeye yönelik derin bir bakış açısı sunuyor. Yargıların ötesine geçip gerçeklerle buluşmaya çağıran bu yolculuk, toplumsal çeşitliliği anlamlandırırken, zamanın ruhunu keşfetmek isteyenlere ilham veriyor. Bu yolculukta, sizi yalnızca kuşaklar arası değil, insanın özüne dair bir köprü bekliyor.
İnsan ve toplum arasındaki ilişkiyi, modern dönemde bireyselliğin artmasıyla nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bireysellik, insanın kendi değerlerini, benliğini, yaşam motivasyonunu toplumun normlarının önünde tutması olarak tanımlanabilir. Toplumdan bağımsız olarak var olma çabası, her bireyi bir “öznellik adası”na dönüştürürken, aynı zamanda evrensel insan deneyimlerinin çeşitliliğini ve özgünlüğünü de ortaya koyar. Modern toplumda bireyler daha çok kendi çıkarlarını gözetme eğilimindeyken, toplumsal dayanışma ve ortak değerler daha esnek bir hale geliyor. Sonuç olarak, bireyselliğin artışı, insan ve toplum arasındaki ilişkiyi daha karmaşık ve çok boyutlu hale getiriyor.
Kuşakları tanımlarken kullandığımız kategoriler, bireyleri anlamak için yeterli mi?
Kuşakları tanımlayan 15-20 yıllık dönemler zaman içinde bireyin ve toplumun geçirdiği dönüşümleri analiz edebilmek için bir araçtır. Her yeni kuşak teknolojik, ekonomik veya sosyal değişimler bağlamında yaşamda nelerin değiştiğine ve dönüştüğüne dair farklı deneyimleri anlamlandırmayı kolaylaştırır. Bu deneyimleri yaşayan öğrencileriniz olabilir, müşterileriniz olabilir, çalışanlarınız olabilir, aile fertleriniz olabilir, ta kendiniz olabilirsiniz. Aynı deneyime ne kadar farklı pencerelerden baktığımızı anlamak ve bize benzemeyenleri yargılamamak için kuşak perspektifi güçlü bir araçtır.
Kuşakları segmente ederek ele almak, zamanın ruhunu okumamızı kolaylaştırıyor. Ama bunun getirdiği bir tehlike de şu: Toplum olarak, kavramları birbirine karıştırıp zaman zaman sığ ve kolaya kaçan, derinliği olmayan analizler yapma eğilimimiz var. Bu eğilim nedeniyle de bizim toplumumuzda paradigmanın yer değiştirmesi kolay olmuyor. Kuşak konusu popüler oldu olalı, “aynı dönemin çocuklarının hepsi aynı şeye inanır” gibi sığ ve yersiz bir algıyı oluşturma riski yükseliyor. Bu konuda herkesi daha dikkatli olmaya davet etmek lazım. İşte bu sebeple, ezberden kaçan, yargılamaya değil gözlemlemeye dayalı bir yaklaşımla ve yerleşik paradigmaların sığlığına kapılmadan kuşak meselesine bakmalıyız.
Bir kuşağı anlamak demek, bir dönemi anlamak demektir. O dönemin tüm insanları bunu yer, bunu içer, buna inanır dememiz mümkün mü? Elbette hayır. Jenerasyonel system bir segmentasyon aracıdır. Nasıl bütün A+ müşteriler x marka arabaya biner diyemezsek, bütün gençler şunu yer şurada gezer de diyemeyiz. Bununla birlikte, bir döneme atfedilebilecek genel bir davranış paterni oluşabilir. Fikirler zıt olabilir ama davranış paterni benzeşebilir. Kuşak çalışmaları bu ikincisini ele alır.
Özellikle Z kuşağının toplumsal normlara bakışı, önceki kuşaklardan nasıl ayrışıyor?
Bugünün Z kuşağı dünün gençlerinden farklı. Bu farklılıklar, tek bir kimlik tanımlamayı reddedişleri, diyaloğa açık ve gerçekçi oluşları ile açıklanabilir. En önemlisi Z kuşağı kendini tek bir yolla tanımlamıyor; belirgin biçimde dahil edilme yanlısı, daha az çatışma yanlısı ve hayatı pragmatik yaşıyor. Dünyanın doğal kaynaklarının en hoyratça tüketildiği dönemde dünyaya gelmiş bir nesil olarak çevresel temalara hassasiyetleri oldukça yüksek.
Z kuşağı geleceğe damgasını vuracak olan kuşak. Hayatı ele alış biçimleri ve değerleriyle öncüllerinden belirgin farklılıklar sergileyecekler. Onların yetişkin bireyler halini alacağı gelecekte, sadeleşme, sürdürülebilirlik, girişimcilik ve sivil toplum inisiyatiflerinin değer kazanacağı, doğanın, barışın, yaratıcı zekânın her zamankinden daha kıymetli olacağı dönemler yaklaşıyor. Duygusal zekanın en önemli yetkinliklerden biri halini aldığı bu yeni çağın çocukları, dünyaya epeydir unuttuğu kavramları hatırlatacak. Z kuşağı bir şeyler yaratma ve üretme konusunda becerileriyle geldi. El işçiliklerini kullanarak bir şeyler yaratmaktan keyif alan, daha fazla eşyaya değil, daha anlamlı deneyime sahip olmak isteyen bir kuşak…
Özellikle öncül kuşakları olan Y’den farklı olarak dijital mahremiyetlerine daha fazla önem veriyorlar. Çevrimiçi ortamlarda kimliklerini gizleme ya da sınırlama eğilimleri daha fazla.
Z jenerasyonu henüz yetişkin değil, kendi içeriklerini yaratma fırsatı isteyen ve bu sebeple artık sunduklarımızın tüketicisi değil türeticisi olmayı talep eden yepyeni bir kuşak. Y kuşağının “tüketici merkezli” döneminden sonra Z kuşağı ile “bağlam merkezli” dönem başlıyor. Bu durum öğretmenleri, fikir liderlerini, markaları, şirketleri, sahnedeki bilge kişilik olmak yerine kolaylaştırıcı bir rehber olmaya zorlayacak. Yani eğitimden tüketime, üretimden iletişime her süreçte hegemonyanın ezberleri bozulacak ve fark yaratmak değil de birlikte değer yaratmaya odaklanılacak.
Kuşaklar arası iletişim nasıl olmalı ve kurumlar nasıl bir yaklaşım benimsemeli?
Öncelikle birbirimizi anlamadığımızı, iletişim kuramadığımızı düşünüyorum. Her jenerasyonun kurumsal ve toplumsal refaha, barışa katkı koyabileceğine ve kuşak çatışmasına değil kuşak çeşitliliğine inandığım için bu alanda çalışıyorum. Önce bu farkındalığı kazanmamız lazım diye düşünüyorum. Kuşaklar vardır, tüm benzerlikleri ve benzemezlikleri ile kültürel bütünün parçasıdır.
Herkesi olduğu gibi kendi hali ve kendi bağlamıyla görerek kuşaklar arasında iletişim kurulacaktır. Türkiye için çok zor biliyorum. Çünkü görmek anlamak, anlamak sevmektir. Biz çok sevgi dolu bir toplum değiliz ne yazık ki. Kadim Anadolu bilgeliğinden gelen ama özellikle son iki üç kuşaktır bunları feci halde unutmuş bir toplumuz. Bunları yeniden hatırlarsak gayet kolay işimiz. Kimse kimseyi değiştirmeye çalışmayacak. Bunlar Z kuşağı böyle davranalım, bu Bebek Bombardımanı kuşağı ona da şöyle davranalım. Hayır böyle değil. Herkes kendi şartlarını kendi doğduğu dönemi ve diğerlerinin doğduğu dönemi olduğu hali ile kabul edecek. Benim anahtar cümlem hep şudur: “Seni kendime ait yargılarla değil, sana ait gerçeklerle görüyorum.” Birbirimizin bağlamını iyi anlamamız lazım. Bence zamanın ruhunu okumak çok önemli. Zamanın ruhu değiştikçe, kuşaklar da değişiyor, farklılaşıyor; farklılıklara saygı duyar ve anlarsak çatışmaz ve birlikte değer yaratabiliriz.
Toplumların geleceğini şekillendiren en güçlü dinamikler sizce nelerdir? Toplumumuzda kadının yeri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Toplumların geleceğini şekillendiren en güçlü dinamik, insanın değişime ve yeniliğe duyduğu içsel ihtiyaçtır. Eğitim, teknoloji ve toplumsal cinsiyet eşitliği bu değişimi hızlandırırken, kadının yeri, geleceğin temel belirleyicisi oluyor. Kadın hakları ve fırsat eşitliği sağlanmadan hiçbir toplum gerçek anlamda ilerleyemez. Kadının tam anlamıyla özgürleşmesinin tüm insanlık için bir devrim yaratacağına inanıyorum. Türkiye, bu idealden ne yazık ki çok uzakta. Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayınlanan 2024 Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporuna göre Türkiye toplumu 146 ülke arasında 127. sırada yer alıyor.
Dijitalleşme ve yapay zekâ, insan ilişkilerini ve toplumsal yapıları nasıl dönüştürüyor? Kuşaklara yansımaları nasıl?
Robotlar geldi, geliyor; işlerimizi elimizden aldılar, alacaklar telaşıyla yaşadığımız yeni dünyanın kaygı setlerine bir yenisi daha eklendi. Acaba geleceğin meslekleri ne olacak? Dünyada meslekler nereye doğru evriliyor? Sanayi 4.0, yeşil ve dijital dönüşümü de dikkate alırsak gelecekte bizi neler bekliyor? Nasıl bir iş gücü, nasıl bir çalışma hayatı? Çocuğum DNA Programcısı mı olacak, yoksa Dijital Rehabilitasyon Uzmanı mı; ya da Drone Pilotu mu? Peki bu meslekleri edinmeleri için çocuğumu hangi üniversitenin, hangi bölümüne hazırlamam gerekecek gibi bir dizi fantastik soruyla oyalanıyoruz. Oyalanıyoruz diyorum zira geleceğin mesleklerine değil geleceğin yetkinliklerine odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum. Bir kuşak araştırmacısı olarak bu sorulara sıkça maruz kalıyorum. Hepsine cevabım net; ben fütürist değilim. Geleceğin mesleğinin ne olacağını bilmiyorum ama hangi yetkinliklere ihtiyacımız olduğunu biliyorum. Geleceğin yetkinliklerini anlamak ve bu yetkinliklere tutunmak için sürdürülecek yolculuk, bugünü anlamakla başlıyor. Bugün, düşünsel, sosyal, ekonomik ve politik birçok belirsizliği bir arada yaşadığımızı inkâr edemeyiz. İnsanoğlunun kendini gerçekleştirebileceği bitiş çizgisine her zamankinden daha uzakta olduğunu da inkâr edemeyiz. Bu belirsizlikler döneminde, bireyler kadar şirketler için en önemli sermaye türünün, finansal sermaye veya entelektüel sermaye değil, psikolojik sermaye olduğunun da altını çizmek isterim.

