PROF. DR. ERİNÇ YELDAN - KADİR HAS ÜNİVERSİTESİ EKONOMİ BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ
Küresel Ekonomi Yepyeni Bir Sanayi ve Teknolojik Devrimin Eşiğindedir
2025 ve sonrasında küresel ekonominin gelişimini belirleyecek ana unsurun üretkenlik üzerinden olacağını vurgulayan Kadir Has Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erinç Yeldan: “Dijital dönüşüm, yapay zekâya dayalı tasarım ve araştırma-geliştirme, robotik ve otomasyona dayalı sanayiler bu sürecin ilk öncülleri olarak karşımızdadır. Küresel ekonomi yepyeni bir sanayi ve teknolojik devrimin eşiğindedir" diyor. Türkiye'nin bu dönüşümü uzaktan izlediğini ve Türkiye'nin kısa dönemci ekonomi yönetiminin tuzaklarına sıkıştığını söyleyen Prof. Dr. Erinç Yeldan'a sözü bırakıyoruz.
Dünya ekonomisi, 2009 “küresel finans krizinin” ardından birçok iktisatçı tarafından “büyük durgunluk” diye anılan bir sürece girmişti. 2012-2019 arasını kapsayan bu dönemde başta Amerikan (Merkez Bankası) Fed ve Avrupa Merkez Bankası olmak üzere, hemen bütün gelişmiş ülkelerde “genişleyici” para politikaları ile krizin yıkıcı etkileri atlatılmaya çalışılmıştı.
“Miktarsal genişleme” diye adlandırılan söz konusu genişleyici para politikaları, küresel mali piyasalarda belki de insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir likidite bolluğu yarattı; bunun sonucunda da “paranın fiyatı”—yani faiz oranı hızla geriledi. Öyle ki AB ekonomilerinde faiz oranları nominal olarak dahi eksi değer taşır hale geldi. Ne var ki ulusal ekonomilerde talebin bir türlü yeterince canlandırılamamış olması ve küresel iş gücü piyasalarında Çin ve Hindistan gibi büyük nüfuslu ülkelerden kaynaklı ücret baskısı neticesinde iş gücü maliyetlerindeki gerilemeyle beraber tüm dünya ekonomileri tarihsel olarak çok düşük enflasyon yaşamaktaydı.
2019 sonrasında önce Covid pandemisinin neden olduğu kriz, sonrasında da Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile yaşanan jeopolitik kökenli krizler, küresel ekonomide yeniden derin bir daralmaya yol açtı. Ticaret yollarının tahribatına ve enerji tayınlamasına dayalı arz yönlü maliyet enflasyonu, bir yandan da tekelci konumlarını kullanarak kârlılıklarını korumaya yönelen yerel ve çok uluslu şirketlerin fiyatlama davranışlarıyla da yepyeni bir enflasyonla karşı karşıya kaldık: kâr-itilimli (profit-led) enflasyon. Literatürde çok tartışılmış olan bu yeni enflasyon tipinin Türkiye’ye yansımalarını da İktisat ve Toplum Dergisinin Şubat 2023 sayısında paylaşmıştık.
Son 30 Yıldır Küresel Ekonomik Büyüme Yavaşlıyor
Ne var ki buraya kadar değindiğimiz “konjonktürel” süreçlerin ardında bir de küresel ekonominin yapısal tarihçesi yatmaktaydı. Son otuz yıllık küresel ekonominin büyüme tarihçesine bakarsak, ekonomik büyümenin giderek yavaşladığını gözlemekteyiz. Bu gözlem özellikle üretkenlik kazanımlarının yavaşlamasına ve istihdamın giderek daha az katkı yapar hale dönüşmesine dayalı bir yapısal yavaşlamaya işaret ediyor. Bkz Şekil 1.
1 No’lu Şekil, küresel ekonomide 2009 sonrasında yaşanan büyük durgunluğun ana nedeni olarak üretkenlik kazanımlarındaki yavaşlama olduğunu dile getiriyor. Dolayısıyla 2025 ve sonrasında küresel ekonominin gelişimini belirleyecek ana unsur üretkenlik kazanımları üzerinden olacaktır. Dijital dönüşüm, yapay zekâya dayalı tasarım ve araştırma-geliştirme, robotik ve otomasyona dayalı sanayiler bu sürecin ilk öncülleri olarak karşımızdadır. Küresel ekonomi yepyeni bir sanayi ve teknolojk devrimin eşiğindedir.
Türkiye, kısa dönemci, spekülatif rant aktarımını önceleyen ekonomi yönetiminin tuzaklarına sıkışmış konumda
Şimdi bu gözlemden hareketle sözü ülkemize getirelim. Türkiye ne yazık ki bu dönüşümü uzaktan izliyor. 2024 itibarıyla Türkiye, kısa dönemci, spekülatif rant aktarımını önceleyen ekonomi yönetiminin tuzaklarına sıkışmış konumdadır. Elimizdeki güncel veriler bu tespiti doğruluyor. Örneğin sanayi üretim endeksi son on iki aylık dönemde ulusal sanayinin aylık bazda yedi kez daralma gösterdiğini ve yıllık bazda reel olarak yerinde saydığını belirtiyor. TÜİK’in resmi verileri 2022 itibarıyla 10.3 trilyon TL’ye ulaşan toplam sanayi üretiminin yüzde 72’sinin orta ve düşük teknolojili sanayilerden gerçekleştirildiğini (toplam 7.4 tirlyon TL) belgeliyor. Toplam sanayi üretiminde “yüksek teknolojili” ürünlerin payı sadece yüzde 3’tür (0.3 trilyon TL). Geriye kalan yüzde 25 pay ise orta yüksek teknolojili mallar kümesindedir.
Söz konusu vasatlık, ihracatımızın yapısında da kendisini gösteriyor. Dünya Bankası veri portalından derlediğimiz veriler, Türkiye’nin ihracat yapısında da yüksek teknoloji malların payının yüzde 3-4 bandını aşamadığını belirtiyor. (Bkz Şekil 2).
Türkiye rekabet etmekte olduğu ülke gruplarına görece küresel ihracat pazarlarında düşük vasıflı bir ülke olarak konumlanıyor.
Türkiye’nin “düşük vasıflı” ürün ihracatına sıkışan üretim yapısı nihayetinde istihdamın da düşük teknolojili üretim biçimlerinde yoğunlaşmasına neden oluyor. TUİK verilerine göre imalat sanayinde istihdam bulan ücretli iş gücünün yüzde 77.5’i “orta-düşük” teknolojili işlerde çalışıyor. Yüksek teknolojili işlerde çalışan iş gücünün payı toplam imalat sanayi istihdamının sadece yüzde 2.8’i. Otomotiv sektörü, kuşkusuz bu kısır döngüyü kırmada öncü olabilecek nitelikte. Ama önünde çok engeller var.

